ZİHNİMİZE ve YIKIMIN ENERJİSİNE BİR BAKIŞ TARZI
Zihinsel varlığımızı dallarının içi boşaltılmış bir ağaç gibi düşünün. Gövde benlik, dallar üst benlik, kökler ilkel benlik. Tamamı birbiriyle iletişimli.
Üç kök olduğunu varsayın. Her kök bir jeneratör, yani itici güçlerimiz; konfor, beslenme, üreme. Hepsi bu, başka kaynak yok. Bu kaynakların işleyişinde önemli hiyerarşik farklar var:
Konfor, fiziksel rahatlık; sorun olunca anlık, haz olarak uzun vadeli çözümler gerektirir, ihmal edilebilir. Bir yerimiz yandığında hemen tepki veririz. çözüm geciktiğinde ölümcül olabilir.
Beslenme; kısa veya orta vadeli çözümler gerektirir. Haz kaynağı veya sadece ihtiyaç olabilir. Fazla ihmal edilemez, çözüm geciktiğinde ölümcül olabilir.
Üreme, cinsellik; bir noktadan başlar, sonsuz geleceğe yönelir. Yapısı gereği en fazla ihmal edilebilen, ama yaşamsal enerjiyi en yoğun taşıyan unsurdur. Sakatlandığında öldürücü olabilir. Konfor dar bir 'biz', beslenme daha geniş bir 'biz', cinsellik sonsuz geleceği kapsayan bir 'biz' içerir.
----------------------------------------------------------------------------------
Şimdi ağacın dallarının içini -algılanan dış gerçekleri kaydedebilen- bir sıvıyla dolu kabul edin. Dalların ucu açık ve dış dünyaya bakan bir arayüzey, yani bilinç. Bu yapıyı başta boş kabul edin. İlk anı en üst dallardan birinin ucundan girip zihne yerleşiyor. Sonraki anılar öncekileri aşağı iterek uçlara yerleşiyor. Alt dallara itilen anılar gövdeye (benliğe) yaklaşırken daha değişik bileşkeler ve kümeler oluşturuyor. Dal sayısı azalırken kalınlıklar artıyor ve hepsi benlikte birleşiyor. Bir zaman sonra yaşanan dış gerçeklerden çeşitli iç gerçeklikler oluşacak, tüm kurumlarıyla. Tabii biz var oldukça hayali anlamda var olan imaj-gerçeklikler bunlar. Yapıyı biyolojik varlığımızdaki jeneratörler harekete geçiriyor, benlik aslında onlardan aldığı komutları işliyor. Akıllı robot yapmaya uğraşanlar olaylara böyle baksalar sanırım daha başarılı yazılımlar geliştirirler.
----------------------------------------------------------------------------------
Örnek; delikanlı 'bu kıza yan gözle bakanın canına okurum, o benim en iyi arkadaşımın kız kardeşi' diyor.
Şimdi içerde neler olduğuna bakalım; kıza en fazla hasta olan çocuğun kendisi. Ama bunu itiraf ettiğinde 'arkadaşlarım', 'ailem' filan işe el koyacak. Bu kümelerin bağlı olduğu kaynaklar beslenme ve konfor ile yakından ilişkili. Ne yapsın, başkalarına yansıtacak, her gördüğü kızla çıkacak, olmadı gitar çalacak, şiir yazacak. Hiçbiri olmadı, hayatiyetini köreltecek veya birileriyle kavga edecek.
----------------------------------------------------------------------------------
Daha kısa nasıl anlatılır, bilmiyorum, ama benlik ve üstbenlik konusu böyle birşey. Yani öncelikle benlik doyumlu ve güçlü olmalı, 'Biz' i onunla geliştirebiliriz.
Mutlu olabilmek için enerji akışının dıştan içe, içten dışa dengeli olması gerekir. Bu ise ancak "Biz" dengeli olduğunda mümkündür. Birbirini dışlayan kurumlar, sömürü vb. kalkmalı, yoksa benliklere yansır ve kendini sürdürür.
Dengesiz toplumların bireylerinde kimi dallar sakatlanmış, kimi az, kimi çok gelişmiştir. Sonuçta küçük 'Biz' lere sahip, kendinden olmayanı yeterince sevmeyen, ama doyumsuzlukları nedeniyle kendine de zor katlanan, yanlış yerden beslendiği için asla doymayan, sürekli birşeyler tüketmek, birilerine baskın çıkmak zorunda olan tiplerle dolmuştur. Eşitsizliklerin ve onlara dayalı geleneklerin getirdiği kısırlıklar, korkular, doyumsuzluklar nedeniyle sevgi ciddi şekilde yaralanmıştır.
----------------------------------------------------------------------------------
Bildiğimiz tüm kötülüklerin altında aslında kadın-erkek eşitsizliğinin yattığını tam olarak anlamam yarım yüzyıl sürdü. Anne çocuğun başlarda en fazla ihtiyaç duyduğu ve değer verdiği kişidir, ama büyüyüp sosyalleştikçe çevreye uyarız. Sonunda dişiler erkekleri korkulan ve kontrol edilmesi (duruma göre sömürülmesi) gereken varlıklar olarak, erkekler de dişileri himaye edilmesi ve yönetilmesi (duruma göre sömürülmesi) gereken bir alt sınıf olarak benimser.
Bizi sonsuza yönelten sevme yeteneğinin en baştan böylesine çarpıtılması ve sakatlanmasının yaratacağı sonuçları alıştığımız, uyduğumuz bu atmosferde anlamak kolay değil. Şarkılardan, şiirlerden, romanlardan eksik olmayanın günlük hayatta neden pek becerilemediğini hatırlamak biraz fikir verebilir bize. Kendi putlarımızdan korkup toprağa gömüyoruz onu. Ama o hortluyor ve sonra...
Arıtılmış, tek başına var olan kötülük yoktur. Yıkım önce sevme yeteneğini sakatlayarak işe başlar, kendi ait enerjisi yoktur. O sadece biçimdir, öz değildir, tek başına hiçbir anlam taşımaz, var bile olamaz. O arızaladığı sevginin enerjisini kullanarak; önce maymun iştahlılığı, açgözlülüğü ve giderek doyumsuz çıkarcılığı yaratır. Kötülüğü sakatlanmış sevgi doğurur. Birçok kötü insanın tutkuyla işbirliği yapabilmesinin altında yatan muazzam yıkıcı enerjinin sırrı budur. Onlar aslında duygulu, ama arızalı varlıklardır.
----------------------------------------------------------------------------------
Yukarıda belirttiğim doyumsuz tutkular benim deyimimle 'Büyük Hayvanın' asıl adıyla emperyalist sistemin kullandığı yakıttır. Toplum 'normal' bireylerde olmayacak bu tür tutkuların itici gücü yardımıyla çok büyük ilerlemeler kaydetti. Başka türlüsü olmaz demiyorum, artık böyle yürümez diyorum.'Ben' doyumsuz kaldığı için 'Biz' gelişemiyor ve bencillik baskın çıkıyor. Bu denklemin sonu toplu yıkıma gider. İyi yürekliliğe sığınarak da bu badireden kurtulamayız, en iyi yürekli kişiler bile cehennem gibi bir ülkede fabrika kurmaya sadece geçim derdi için ve o fabrikayı kurduran kişilerin kazanç hırsı nedeniyle gider. O ülkedeki insanlara fayda sağlamanın yaratacağı haz ve gurur için değil. Yani küçük 'Biz' lerin yakın çevrelerinde 'iyi' olması toplum dinamiği açısından yetersiz. Bu yüzden 'Büyük Hayvan' varlığını sürdürmek ve gelişmek için hırslarımızı kullanıyor, başka yemi yok. Çözüm onun yemini değiştirmek, önce kendimizinkinden başlayarak.
Ortak fayda yaratmanın, açgözlülükten daha fazla sevildiği ve ödüllendirildiği bir yapı oluşturmadan badiremizden çıkamayız. Bunun yolu hırsa, acımasızlığa değil, yapıcılığa ve sevgiye saygı göstermek, değer vermek. Bu ortak çıkarlarımıza uyan, duygusuzlar için bile geçerli olan, mantıksal bir çözüm.
----------------------------------------------------------------------------------
Bu uzun yazıya ilgi oranınız ve yorumlarınız sizin iç gerçekliklerinize bağlı. Yazı felsefik veya ideolojik görüşlerin ya hiçbirini ya da tamamını içerir, hayali-gerçekliklerin de bir varlık biçimi olduğunu, nesnel olarak algıladıklarımızın üstyapısı olduğunu kabul eder.
----------------------------------------------------------------------------------
Varlığımız öldükten sonra devam etse de etmese de burada bir cennet ya da cehenem oluşturuyoruz. Ama sosyal yapımız yeterince adil olmadığı için cennetimiz gizli veya açık korkularla dolu, yani oldukça sahte ve geçici. Cehennemlerimiz ise acımasızcasına gerçek.
----------------------------------------------------------------------------------
Varlığımız öldükten sonra devam edecekse, belki de Yaratıcının Cenneti ve Cehennemi; yolculuklarından döndüğünde herkesi kendi iç aleminde biriktirdikleriyle yüzleştirmek, başbaşa bırakmaktır. Sayısız benliğin, iç dünyanın içinde birikmiş olanlar daha büyük bir ortamda birleşecek, Cenneti sevgi insanları oluşturacaktır. Pir Sultan Abdal' ın dediği gibi; Cehenneme de kendi odun ve ateşimizi götüreceğiz. Gerçi yukarıdaki hesaba göre Cehennem biraz daha fazla yer kaplayacak gibi görünüyor, ama bu benim suçum değil.
----------------------------------------------------------------------------------
Böyle bakarsak; günah işlemesi için her türlü özellikle donattığı kullarını, günah işlemek için her türlü şartın bulunduğu bir dünyaya gönderip, söz dinlediklerinde Cennet' e, dinlemediklerinde ise korkunç bir Cehennem' e gönderecek olan, en az kendimiz kadar küçük, otoriter, acımasız bir Yaratıcı inancıyla küçülmeyiz. Yarattıklarına akıl almaz bir saygı ve şefkat gösteren, ne yaparlarsa yapsınlar onlara karışmayan, onları sadece kendi seçimleriyle yüzleştiren bir Yaratıcı inancıyla büyürüz, "yoksa yaratmanın ne kıymeti kalırdı", diye...
Varlık sevgisi tanrısal bir yetenektir, herkeste bulunmayabilir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder